Sunday, December 2, 2007

O mahur beste çalar...



Bir kitabın ilk cümlesi çok önemlidir. Okuyucuyu, kitabın okunması gerektiğine ikna etmesi; elinden tutup içine çekmesi gerekir. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mahur Beste'si, tam da bu niteliklere sahip şu cümleyle başlıyor:

"Behçet Beyefendi, merhum zevcesi Atiye Hanımefendi'nin bundan otuz beş sene evvel, sırf kadın inadını yerine getirmek için birdenbire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve güzel hayatına veda ederek tek başına kendisine bıraktığı geniş ve eski yatakta, bu gece belki bu otuz beş senenin en sıkıntılı uykularından birini uyumuştu."

Tanpınar'ın 1944'te, Ülkü dergisinde tefrika halinde yayımlanıp 1975'te roman haline getirilen eseri Mahur Beste, yazarın, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur romanlarıyla tamamladığı, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e doğru yaşanan toplumsal değişimleri yansıttığı yazınsal projesinin ilk bölümü. Eser, 20'li yaşlardaki okurlar için, belki, biraz fazla Osmanlıca sözcük içermesine rağmen, bu, romanın akıcılığını olumsuz yönde etkilemiyor, tam tersi okuyucuyu Tanpınar'ın diline hayran bırakıyor. [ Zaten okumayı kolaylaştırsın diye nispeten 'eski' romanların, hikayelerin öztürkçeleştirilip 'kıyım'a uğramasına karşı bir insanım.]

Mahur Beste'den yapacağım diğer iki alıntı, hikayesinin ve özellikle finalinin farklılığını yansıtamayacak kuşkusuz. Ancak üslubu hakkında fikir verici olduğunu düşünüyorum. [ Bu arada okuduklarınızın/gördüklerinizin/duyduklarınızın aslında düşündüğünüz gibi olmadığını çarpıcı sonuyla bir kez daha hatırlatan başka bir kitabı, Reşat Nuri Güntekin'in Acımak'ını, iki arada bir derede önereyim]

"Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler. Sabri Hoca'da bu kuvvet yoktu. Kafasında birdenbire kopan ihtilalin istediği kadar hür değildi. Engine, geniş ve kurtarıcı düşünceye, onun aydınlığındaki savaşa açılacağı yerde, biribirine çok yakın birtakım iskelelere benzeyen birkaç kelimenin üzerinde takılıp kaldı. Onları avucunun içinde şakırdattıkça bütün anahtarlar kendindedir sanıyordu. Hakikatte bir türlü atlayamadığı bir eşiğin üstünde kararsız ve biçare, ne geriye, ne ileriye kımıldamadan kalmıştı. Bunu anladığı zaman bu kelimeleri de bıraktı. Daha ziyade nefsi karşısında sarih olamayanları bekleyen koyu bir bedbinliğe düştü."


"Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz. Bütün şark dünyasın ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hind'i, Çin'i, Efgan'ı, Arab'ı, Türk'ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelade ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lazım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakınıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden liyme liyme dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lazım olan, gömlek değiştirmek değil içten değişmektir."

No comments: