Thursday, December 6, 2007

Düşüş - (Kendini) Kurtarmak Hakkında



Camus'nün, Yabancı ve Veba'nın yanında ilk akla gelen üçüncü anlatısıdır
Düşüş. 1956 da yazdığı bu eser bir yıl sonra ona Nobel Edebiyat ödülünü
kazandırdı.

"Size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan? Korkarım ki bu kuruluşun kaderini elinde tutan saygıdeğer gorille anlaşmayı bilmiyorsunuz. Gerçekten de Hollanda dilinden başka dil bilmez o. Siz davanızı savunmak için bana izin vermedikçe, sizin ardıç rakısı istediğinizi anlamayacaktır..."

Bir Amsterdam barında kibarca karşımıza çıkan eski avukat Jean-Baptiste
Clamence, yaklaşık 100 sayfa boyunca bize eşlik ediyor. Sözünü kesmiyoruz, dinliyoruz. Geç saatlerde yolumuz ayrılsa da ertesi gün buluşuyoruz tekrar, ve dinliyoruz. Rastgele konular açılıyor, politika, görgü, kadınlar... Dedikodu bile yapıyoruz. Suya sabuna dokunmadan konuşuyoruz arkadaşımızla, muhabbet ediyoruz. Rastgele... Ne yazık, bilinçaltı buyurur ki, beyin asla rastgele bir düşünce üretemesin!

Az önce dedim ya, ne anlattığına karışmadan dinliyoruz bu beyfendiyi, ancak kitap ilerledikçe daha fazla şeye tanık oluyoruz. İşte Albert Camus hümanizmi de burada ortaya çıkıyor. Tam bizi ilgilendirmeyen şeyleri dinlemeye alışmışken, insanlığın doğası bir tokat gibi çarpıyor yüzümüzde. Hayatımız boyunca anlamlandırdığımız şeyler veya nedenler, sebepler üzerine olmaktan çok uzak... Niteliklerini ve başardıklarını gözardı edince bireyden geriye kalanın ne kadar samimiyetsiz olduğuna dair çok açıksözlü bir eser.

"Belki de yaşamı yeterince sevmiyor muyuz? Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi? Ağızları toprakla dolup hiç konuşmaz olmuş hocalarımıza ne kadar hayranızdır! (...) Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Özgür bırakır bizi onlar, zamanımızı rahatça kullanabiliriz, saygıyı boş zamanlarımızda kokteylle sevimli bir metres arasına koyabiliriz..."

Sunday, December 2, 2007

O mahur beste çalar...



Bir kitabın ilk cümlesi çok önemlidir. Okuyucuyu, kitabın okunması gerektiğine ikna etmesi; elinden tutup içine çekmesi gerekir. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mahur Beste'si, tam da bu niteliklere sahip şu cümleyle başlıyor:

"Behçet Beyefendi, merhum zevcesi Atiye Hanımefendi'nin bundan otuz beş sene evvel, sırf kadın inadını yerine getirmek için birdenbire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve güzel hayatına veda ederek tek başına kendisine bıraktığı geniş ve eski yatakta, bu gece belki bu otuz beş senenin en sıkıntılı uykularından birini uyumuştu."

Tanpınar'ın 1944'te, Ülkü dergisinde tefrika halinde yayımlanıp 1975'te roman haline getirilen eseri Mahur Beste, yazarın, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur romanlarıyla tamamladığı, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e doğru yaşanan toplumsal değişimleri yansıttığı yazınsal projesinin ilk bölümü. Eser, 20'li yaşlardaki okurlar için, belki, biraz fazla Osmanlıca sözcük içermesine rağmen, bu, romanın akıcılığını olumsuz yönde etkilemiyor, tam tersi okuyucuyu Tanpınar'ın diline hayran bırakıyor. [ Zaten okumayı kolaylaştırsın diye nispeten 'eski' romanların, hikayelerin öztürkçeleştirilip 'kıyım'a uğramasına karşı bir insanım.]

Mahur Beste'den yapacağım diğer iki alıntı, hikayesinin ve özellikle finalinin farklılığını yansıtamayacak kuşkusuz. Ancak üslubu hakkında fikir verici olduğunu düşünüyorum. [ Bu arada okuduklarınızın/gördüklerinizin/duyduklarınızın aslında düşündüğünüz gibi olmadığını çarpıcı sonuyla bir kez daha hatırlatan başka bir kitabı, Reşat Nuri Güntekin'in Acımak'ını, iki arada bir derede önereyim]

"Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler. Sabri Hoca'da bu kuvvet yoktu. Kafasında birdenbire kopan ihtilalin istediği kadar hür değildi. Engine, geniş ve kurtarıcı düşünceye, onun aydınlığındaki savaşa açılacağı yerde, biribirine çok yakın birtakım iskelelere benzeyen birkaç kelimenin üzerinde takılıp kaldı. Onları avucunun içinde şakırdattıkça bütün anahtarlar kendindedir sanıyordu. Hakikatte bir türlü atlayamadığı bir eşiğin üstünde kararsız ve biçare, ne geriye, ne ileriye kımıldamadan kalmıştı. Bunu anladığı zaman bu kelimeleri de bıraktı. Daha ziyade nefsi karşısında sarih olamayanları bekleyen koyu bir bedbinliğe düştü."


"Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz. Bütün şark dünyasın ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hind'i, Çin'i, Efgan'ı, Arab'ı, Türk'ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelade ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lazım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakınıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden liyme liyme dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lazım olan, gömlek değiştirmek değil içten değişmektir."

Sunday, November 18, 2007

Korkuyla "Korkuyu Beklerken" alınan notlar

Her ne kadar sadece alıntılar sayfası olarak başlamış olsak da, sanırım alıntı yaptığımız kitaplar üzerine bir iki cümle de olsa söylemeden duramıyoruz ve alıntılarımız gittikçe tanıtım-incelemeye doğru kayıyor.

"Korkuyu Beklerken" adı altında Oğuz Atay'ın bütün hikayeleri toplanmış durumda. Genelde bir yazarın bütün ya da seçilmiş hikayelerinden oluşan kitaplarında olduğu gibi burada da kitaba ismini veren içerisindeki hikayelerden birisi. İçerisinde sırasıyla, Beyaz Mantolu Adam, Unutulan, Korkuyu Beklerken, Bir Mektup, Ne Evet Ne Hayır, Tahta At, Babama Mektup, Demiryolu Hikayecileri isimli hikayelerini barındırmakta. (Cisimler, kavramlar üzerine nesne-özne ilişkisi yüklemek niye?) Hikayelerin ana karakterleri, yine toplum-dışı; dışlanmış, yalnız, izole, yine "onlar" a karşı, yine kendileriyle hesaplaşıyor ya da kendileri üzerinden başkalarıyla, yine kendilerini eleştiriyor hatta yeriyor, içsesleri yine iç-alaya dönüyor. (Hikayelerin hepsinden birer birer bahsetmemek için kendimi zor tutuyorum ve yeni paragrafa geçiyorum.)

Alıntılarım, Korkuyu Beklerken ve Babama Mektup hikayelerinden. Bu sekiz hikaye arasından sadece alıntıları sadece ikisiyle sınırlamam, bir yandan kitabın tadını kaçırmamak istememem, bir yandan alıntıları bağlamından koparmaktan her zaman çekiniyor olmamdır. Artık ben susuyorum, Oğuz Atay'ın kalemi konuşuyor. (Buraya yazdığım her cümleyle, bir tercih yapıyorum, kesiyorum, kırpıyorum, ama yazanın adını anarak sorumluluğu da ona bırakıyorum. İkiyüzlülük.)

"…Belki de ölürdüm. Belki de ölmemek için, hiçbir işin sonuna kadar gitmiyordum. Böyle küçük çalışmaların üst üste eklenmesiyle doluyordu zaman. Ben de kelimeleri birbirine yapıştırarak yaratıyordum zamanı. (Bunu nerede okumuştum acaba? Ne yapayım? Aklıma gelenlerin içinde hangilerini okumadığımı bulmak için her şeyi okumaya girişemezdim ya?) Korkuyu Beklerken, Sayfa 63

"…Geçmişimi pek iyi bilemiyordum, bu insanları belli belirsiz hayal edebiliyordum; fakat, bir noktayı çok iyi biliyordum: Onlar bu olayı da değerlendirmesini bilmişler, gerçekten korkmuş gerçekten acı çekmişlerdi; gerçekten çaresiz ve yalnız kalmışlardı. Ben ucuz bir romandım. Hayır, kötü edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: Can sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. Ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydi; kelimeler bile yan yana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. Binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! Çok insan için söylendi ama, sana da uygulanabilir denilseydi.(Bu sözleri başkalarıyla paylaşmaya razıydım. Başka çarem yoktu.) Kendime gerçekten acıyabilseydim, gerçekten ümitsiz olsaydım. (Olumlu durumları aklıma getirmeye cesaretim yoktu.) Sonra yavaş yavaş, adım adım doğrulurdum." Korkuyu Beklerken, Sayfa 67

"Her şeye yeniden başlamak artık bana çok zor geldiği için evlenmeye kesin olarak karar verdim. Evlenme uykusuna yatmış bir iki genç kız uyandırıldı bu nedenle. Henüz uyku sersemliğini üzerinden atamadığından olacak, ilk tanıştığım kızla ilişki kurulamadı. Fakat ikincisinde durumu ben kavradım ve evdekilere karar verdiğimi bildirdim." Korkuyu Beklerken, Sayfa 97

"Çaresizlik yüzünden birçok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “Ne güzel,” diyorlar, “Bunu bir yerde kullansana.” Onun için, çok özür dilerim sevgili babacığım, seni de bir yerde, meselâ bu mektupta kullanmak zorundayım." Babama Mektup, Sayfa 172

"…Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. Fakat -bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. Beni daha iyi yetiştirseydin, meselâ ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kâinattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum." Babama Mektup, Sayfa 175

(Alıntıların ardından belirtilen sayfa numaraları, İletişim Yayınları, Oğuz Atay Bütün Eserleri 4: Korkuyu Beklerken baskısına uygun olarak verilmiştir.)

Saturday, November 17, 2007

Lawrence'ın Ezoterik Gerçekliği Üzerine Ufak Bir İnceleme

Dostoyevski alıntısından sonra D.H.Lawrence üzerine birşeyler karalayacağımı belirtmiştim. Kendi döneminde adı çok geçen ebedi edebilerden biri Lawrence. 1915 yılında kaleme aldığı "Gökkuşağı" uzunca bir süre yasaklı olsa da günümüzde -cinsel arzuları, toplumun orta-sınıfına dahil insanlar üzerinden, onlara dışarıdan bakan bilge bir gözün inisiyasyon havası içinde (hem de) gerçeklikten kopmadan gözlemleri şeklinde okuruna ulaştırmasıyla- edebi açıdan özgünlüğünü ve ilham kaynağı olma özelliğini sürdürmektedir.

Bu ileti içerisinde zaman zaman güncellemelerle "Gökkuşağı" üzerinde yaptığım çalışmanın geliştiğini görüyor olacaksınız. Çalışma tamamlanmadan, daha anlaşılır bir methodoloji izleyebilmek adına postu güncellemeyi geciktirebilecegim uyarısını da yapmayı gereklilik görüyorum.

Bir alıntıyla "Gökkuşağı" dosyasını açıyorum :

- O, kendi bir kapıyla eşiğiydi. Onun, eşiğin üstünde duruşu gibi onun üstünde durup, dışarı bakıp, ne yöne gideceğini saptamak ellerini gözlerine siper edecek başka bir ruh geliyordu içinden.

(s.228 – Gökkuşağı – D.H.Lawrance )

Sunday, November 11, 2007

İçimizdeki Dostoyevski


La Rochefoucauld, Hobbes, Pascal, Machiavel... Hepsi insanların çıkarları yüzünden birarada yaşadıklarından, aslında kişinin sadece kendini sevdiğinden bahsediyor. İki tarafı da memnun eden karşılıklı bir kandırmacaymış yaşadıklarımız. Şahsen, içimizdekini yüzümüze vuran sanat olmadıkça yeterince anlayamıyorum bahsedilenleri. O yüzden Dostoyevski söylesin bunları bize, en bilinen eserleri arasında yer almamasına rağmen tipik bir Dostoyevski kahramının bunalımlarını başarıyla anlatan Delikanlı üzerinden:

" Ben, tam olarak özgür olmak istiyorum, hatta toplum uğruna parmağımı kımıldatmasam bile. Oradan oraya koşuşup, sözüm ona insanlığa karşı duyulan sevgiden ötürü herkesin boynuna sarılmak, heyecandan gözyaşları dökerek ateşler içinde yanıp kül olmak sadece bir moda! Hem neden ille de insan kardeşlerimi ya da ileride meydana gelecek ama benim hiç bir zaman göremeyeceğim, benden haberi bile olmayacak ve dünya buz tutmuş bir taş parçasına dönüşüp sonsuzlukta tıpkı kendisi gibi başka sayısız buzlu cisimler arasında dönmeye başlayınca, evrende hiç bir iz ya da anı bırakmadan ortadan kaybolacak olan insanlığı sevmek zorunda olayım? (...) Söyleyin bana, neden kesinlikle soylu bir insan olarak davranmak zorunda olayım?"

Dostoyevski ve korkutucu ruhsal çözümlemeleri, bilimselin ciddiyeti üstüne sanatsal rahatlama...

Tuesday, November 6, 2007

"Tehlikeli Oyunlar" oynadım, bunlar kaldı aklımda.

Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"dan sonra yazdığı ikinci romanı olan "Tehlikeli Oyunlar"dan alıntılar... Böylesi büyük bir yapıt için buradaki alıntılar bir seçki olarak kabul edilebilir sadece. Bunlar gibi onlarca parça kitabın sayfalarının arasına yayılmış durumda kendini sizlere sunuyor ve sizleri bekliyor.

"... Önce hiç bir şey yoktu. Bütün evren, kelimesiz bir tekdüzelikten ibaretti. Fakat o sırada kelime icat edilmediği için, bu bölümü anlatamıyoruz. Tanrı, bir süre sonra, tekdüzelikten sıkıldığı için durgunluğu yarattı. Sonra durgun yaratıldı. Bu sıfat tek başına var olamadığı için, durgun temizler ve durgun havalar ve durgun karalar ortaya çıktı. (Sadece bir dilbilgisi zorunluluğu yüzünden.) Durgunluk bulut getirmediği için denizler her zaman mavi ve durgunluk havayı karıştırmadığı için dalgasızdı. Hareket olmadığı için büyüme yoktu. Ne yükselme vardı ne genişleme. Kimse kimseyi geçmiyordu. Yarışma icat edilmemişti. Ve Tanrı, Hüsamettin Tambay'ın ilk atasını, insanı yarattı..." Sayfa 77

"Ben kimse bilmemekle beraber, kötü bir roldeyim: Bütün gidenlerin, tıpkı Nazlı gibi, bir daha dönmeyeceği esası üzerine kurmuştum maceramı. İçimden, her kalkan trene "Ölüm Katarı" gibi, "Karanlıklar Treni" gibi isimler takıyordum. Toplu bir cenaze törenine gelmiş gibi hissediyordum kendimi. Fazla masraf olmasın diye, bir tren dolusu ölüye tek tören yapılıyordu. Tabut ve taşıma masrafını azaltmak için, bütün ölüler, daha tam ölmeden, daha hareket güçlerini tam kaybetmeden, kendi ayaklarıyla törene geliyorlardı. Nazlı, bir tren önce gitmişti; ben de hazır gelmişken, diğer törenlere de katılıyordum." Sayfa 209

Çok güzel sözler hazırlamıştım güzelliğinizin karşısında unuttum, hava kararıyor, yalnız kurtlar inlerine dönüyor, fakire bir sadaka, siz inanmazsınız ama önünden geçip gittiğiniz dilenciler günde yüzlerce lira kazanıyor, ülkemizin bütün zenginleri böyle adam oldu, ben merhamet dilencisiyim, kolumda sargılar taşımıyorum, paçavralar içinde gezmiyorum, kimsenin anlamadığı ince metodlarım var, gecekonduda oturuyorum, seviyemin altında yaşıyorum, yüz olabilecekken bir oluyorum, sürümden kazanıyorum, bana bak saydam etek! bana bak güzel bacak! Kiminle konuştuğunuzun farkında mısın? beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra beni kimse okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, ben Van Gogh’un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız, beni tanımalısınız ki benden bahsedin, çocuklarınıza beni örnek gösterin, herkes zengin olmak yerine Hikmet olmak istesin, ah bir Hikmet’im olsaydı desin, benim ana çizgilerimi öğrenin, sonra 2000 modeli bir Hikmet-çamurlukları büyük arkası çamurluklu bir Hikmet yaparsınız kendinize göre, kötülüklerimi de unutun, onları ben biliyorum ya yeter, kimseye yararı yok, kötü örnek olamaz, suimisal misal olamaz, bunu sen anlayamazsın ince bel! Sana her şeyi nasıl anlatabilirim?...” Sayfa 316

“Kumar oynayanların konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu içindeyim. Sonra, bu oyun sözünü unuttu; seslerin akışına kaptırdı kendini.” Sayfa 430

(Alıntıların ardından belirtilen sayfa numaraları, İletişim Yayınları, Oğuz Atay Bütün Eserleri 2: Tehlikeli Oyunlar baskısına uygun olarak verilmiştir.
Not: "kalın" olarak işaretli kısım orjinal halinde böyle olmayıp, tarafımdan özellikle işaretlenmiştir.)

Sunday, November 4, 2007

Erdal Öz'den Öykü Üzerine

Can Yayınları'nın 25.yılını kutladığı 2007 senesinde yayımladığı özel basımlara bir yenisi eklendi : Can Öykü Antolojisi. Bu antoloji Türk öykücülüğünün önemli 90 yazarının 90 öyküsüne yer veriyor. Önsöz'ü Celal Üster kaleme almış ve Can Yayınları'nın babası olarak nitelendirilen Erdal Öz'ün öykü üzerine yaptığı bir konuşmadan şu alıntıyı bizlere aktarmış :

"İyi bir romanı, uzun süren bir doğum sancısı gibi düşünürsek, öykü, onun yanında bir baş dönmesi'dir. (...) Roman okuru sabırlıdır. İlk on sayfa, yirmi sayfa, otuz sayfa ilgisini çekmeyebilir; okur sabreder. (...) Öykü'nün böyle bir şansı yoktur. Öykü, daha ilk bir iki cümlede okurun ilgisini çekmek zorundadır. İlk cümle çok önemlidir öyküde. Diyelim, okur kitaptaki ilk öyküsü okudu. Bir yürek buruntusu, bir baş dönmesi yaşadı. Bir öykü, bit bütündür; bir roman kadar bütündür. Okurun hemen ikinci öyküye geçmesi, öykünün şanssızlığıdır. Okur, daha ilk öykünün baş dönmesini atlatamadan ikini öyküye geçerse, o öykü kitabına yazık olacaktır. Okur, okumasına ara vermelidir; kalkıp - içiyorsa- bir sigara yakmalı, gidip pencereden rüzgarda sallanan bir ağacı, sokağı, karşı damları, pencereleri seyretmeli, -içiyorsa- içkisinden bir yudum almalı, kitaplığındaki iki üç kitabın yerini değiştirmelidir; o ilk öykünün sarsıntısından kurtulmalıdır. İlk öykünün sarsıntısı kesinlikle atlatılmalıdır. Çünkü ikinci öykü, okuru yeni bir baş dönmesine götürecek büyülü yeni bir ortamdır..."